Çemberden
Düze
Aydınlanma’nın loşluğunun hâlâ her şeyi
örttüğü süreçte: elimizde akıl-merkezli dünyanın posalarından başka bir şey
kalmadığı açık. (H.D.)
Mekanikleşmiş günümüz yaşantısı ve kentleri ve kentsoyluları
pornografik, retrospektif, lenduhadır. Kabalaşan insanoğlunun Aydınlanma ile
başlayan “Naifliğin Yitişi ve Kibarlık Budalalığı” adlı oyunun son perdesine
girmiş bulunuyoruz. Sürerlilik yok. Aksine sirküler-devingen bir yapının
kopyasının kopyasındayız yalnızca. Bin yıl öncesinde yapılan bir aya bakma
artık yok. Gördüğümüz yalnızca ayın sudaki aksi ve ona da sahip olmak için
boğuluyoruz. Ay ise yalnızca bir odaklanmadır.
Her gecemizi boğucu bir karanlıkla geçiriyoruz ve her günümüzü boğucu
bir karanlıkla geçiriyoruz. Odaklandığımız şey yalnızca bir yansıma. Ve odak
noktasından ötelendikçe noktamız küçülüyor. Odak etrafındaki cisimler
yanılsamanın yanılsaması olabiliyorlar yalnızca. Ve hatırlanmaya mecburlar.
Odak dışı kalan cisimler; flulaştıkları kadar kuvvet uygularlar. Bu konumda
Sartre’ın söylediği gibi “Cehennem öteki insanlardır.” Ancak yine de
Wittgenstein’ın “Cehennem kendinizsiniz.” savı da aynı şekilde geçerliliğini
kendi içerisinde barındırır. Odaklanılandan ve odaklanandan bağımsız bir dış
çevre mümkün değildir. Odak dışı kalan cisim odak ne ise ona dönüşür ve onda
var olur ve sirküler devingen kuvvetini bağımlı olarak buradan alır.
Ne yapmalı?
Aydınlanma’dan günümüze sirküler devinim kendi reprodüksiyonlarını da
içine alarak maksimum stress konumuna ulaşmıştır. Bu noktada naifliğin yeniden
kurulumu için çemberin düz bir çizgiye dönüştürülmesi amacıyla eman yam-yamlar
kabileleri:
“…
içlerinden geçerken dönüp bakmadıkları
durdurup parçalamadıkları
önüne yüzer ellişer
yatıp apartman kadar
ağır tekerleklerini üzerlerinden geçerken
öpüp ağızlarını ezdirmedikleri”
demeliler.
Herkes yalnızca elini taşın altına koymaya çalışıyor. Elimize geçen
yegâne şey ise parmak kırıkları.
Ne yapmalı?
Bir taşı en iyi yontan su ve rüzgârdır. İçimizdeki hüznün yapaylığından
–o sabun köpüğü kırılganlığından ve bozulan yapısından- kurtularak bir sara
nöbeti neşesine ve derinliğine ulaştırmalıyız. Hüznü kaldırıp rafa koymaktansa
–ki bu noktada da elimize geçecek yalnızca parmak kırıklarıdır- onu dönüşen ve
yeniden dönüşen bir yapıya sokup bu sirküler-devingen yapıyı kırmadan düz bir
çizgiye dönüştürmeliyiz.
Bu noktada elimizde iki sorun mevcudiyet kazanıyor. İlki; bu
sirküler-devingen yapının rijiditesinin kaybolmasının nasıl sağlanacağı? Bu
işin koşulu yalnızca cıvıklaştırmaktan geçer. Yalnızca saf cıvıklık bir şeyi
yok sayar onu görmezden gelir ve odağı cıvıklık olduğu için onu geri dönüşümsüz
bir şekilde değiştirir.
Elimize geçen ikinci sorun ise aslında birinci sorunun çözülmesi
durumunda açığa çıkıyor; bu cıvıklık içerisinde, tıpkı nehrin akıntısına
kapılıp giden bir kütük gibi rotamızı yitirmeye başlamışken, neye tutunacağız
ve Aydınlanma ile elimizden yitip giden o naifliği nasıl gerisin geri getirebileceğiz.
Eskiden olsa bize dilin ve sanatın yardımcı olabileceğini söyleyebilirdim. Ama
bu denenmedi değil ve dış etkilerle sürerliliği geçersiz kılındı. Dilin
sembollerinin birbirine dönüştüğü ideolojik olarak taban tabana zıt bulunan
konumlarda bile elimizdeki dilsel sembollerin ve göstergelerin yetersiz kaldığı
(sosyalist bildirilerde faşist bir dile yakın bir dilin kullanımı gibi) bir
yerdeyiz. Bu konumda tutunabileceğimiz tek dal sencillik. Bu sencillik
doğrultusunda modernizmin ve mekanikleşmenin bize getirmiş olduğu yapay egodan
kurtulup kısmî nüfuzkâr ana ait mutluluğu ve bu ana ait mutluluğun içerisindeki
saf hüznün, kuruntusuz, klişesiz, gösterişsiz ve yalnızca bize ait olmayan o
saf hüznün küllerinden yeniden doğmasını sağlayabiliriz. Ve bu bir denizanası
gibi, bir yılanbalığı gibi, bir ahtapot gibi, bir hıyar gibi bolca su
(cıvıklık) ihtiva etmesine rağmen yine de stabilitesini koruyan ve fakat buna
rağmen dönüşen ve değişen bir yapının içimizde bir yerlerde doğuşunun anahtarı
olur.
Ve ancak ondan sonra uyunur.
Ve ancak ondan sonra bir gün sabah olur.
Ve ancak ondan sonra bir gün daha yaşamak mümkün olur.
O güne kadar, ben uyumaya gidiyorum.
İyi geceler dünya.
Melih Bilge
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder