1 Şubat 2016 Pazartesi

Çemberden Düze
  Aydınlanma’nın loşluğunun hâlâ her şeyi örttüğü süreçte: elimizde akıl-merkezli dünyanın posalarından başka bir şey kalmadığı açık. (H.D.)

   Mekanikleşmiş günümüz yaşantısı ve kentleri ve kentsoyluları pornografik, retrospektif, lenduhadır. Kabalaşan insanoğlunun Aydınlanma ile başlayan “Naifliğin Yitişi ve Kibarlık Budalalığı” adlı oyunun son perdesine girmiş bulunuyoruz. Sürerlilik yok. Aksine sirküler-devingen bir yapının kopyasının kopyasındayız yalnızca. Bin yıl öncesinde yapılan bir aya bakma artık yok. Gördüğümüz yalnızca ayın sudaki aksi ve ona da sahip olmak için boğuluyoruz. Ay ise yalnızca bir odaklanmadır.
   Her gecemizi boğucu bir karanlıkla geçiriyoruz ve her günümüzü boğucu bir karanlıkla geçiriyoruz. Odaklandığımız şey yalnızca bir yansıma. Ve odak noktasından ötelendikçe noktamız küçülüyor. Odak etrafındaki cisimler yanılsamanın yanılsaması olabiliyorlar yalnızca. Ve hatırlanmaya mecburlar. Odak dışı kalan cisimler; flulaştıkları kadar kuvvet uygularlar. Bu konumda Sartre’ın söylediği gibi “Cehennem öteki insanlardır.” Ancak yine de Wittgenstein’ın “Cehennem kendinizsiniz.” savı da aynı şekilde geçerliliğini kendi içerisinde barındırır. Odaklanılandan ve odaklanandan bağımsız bir dış çevre mümkün değildir. Odak dışı kalan cisim odak ne ise ona dönüşür ve onda var olur ve sirküler devingen kuvvetini bağımlı olarak buradan alır.
   Ne yapmalı?
   Aydınlanma’dan günümüze sirküler devinim kendi reprodüksiyonlarını da içine alarak maksimum stress konumuna ulaşmıştır. Bu noktada naifliğin yeniden kurulumu için çemberin düz bir çizgiye dönüştürülmesi amacıyla eman yam-yamlar kabileleri:
“…
 içlerinden geçerken dönüp bakmadıkları
 durdurup parçalamadıkları
 önüne yüzer ellişer
 yatıp apartman kadar
 ağır tekerleklerini üzerlerinden geçerken
 öpüp ağızlarını ezdirmedikleri”
demeliler.
   Herkes yalnızca elini taşın altına koymaya çalışıyor. Elimize geçen yegâne şey ise parmak kırıkları.
   Ne yapmalı?
   Bir taşı en iyi yontan su ve rüzgârdır. İçimizdeki hüznün yapaylığından –o sabun köpüğü kırılganlığından ve bozulan yapısından- kurtularak bir sara nöbeti neşesine ve derinliğine ulaştırmalıyız. Hüznü kaldırıp rafa koymaktansa –ki bu noktada da elimize geçecek yalnızca parmak kırıklarıdır- onu dönüşen ve yeniden dönüşen bir yapıya sokup bu sirküler-devingen yapıyı kırmadan düz bir çizgiye dönüştürmeliyiz.
   Bu noktada elimizde iki sorun mevcudiyet kazanıyor. İlki; bu sirküler-devingen yapının rijiditesinin kaybolmasının nasıl sağlanacağı? Bu işin koşulu yalnızca cıvıklaştırmaktan geçer. Yalnızca saf cıvıklık bir şeyi yok sayar onu görmezden gelir ve odağı cıvıklık olduğu için onu geri dönüşümsüz bir şekilde değiştirir.
   Elimize geçen ikinci sorun ise aslında birinci sorunun çözülmesi durumunda açığa çıkıyor; bu cıvıklık içerisinde, tıpkı nehrin akıntısına kapılıp giden bir kütük gibi rotamızı yitirmeye başlamışken, neye tutunacağız ve Aydınlanma ile elimizden yitip giden o naifliği nasıl gerisin geri getirebileceğiz. Eskiden olsa bize dilin ve sanatın yardımcı olabileceğini söyleyebilirdim. Ama bu denenmedi değil ve dış etkilerle sürerliliği geçersiz kılındı. Dilin sembollerinin birbirine dönüştüğü ideolojik olarak taban tabana zıt bulunan konumlarda bile elimizdeki dilsel sembollerin ve göstergelerin yetersiz kaldığı (sosyalist bildirilerde faşist bir dile yakın bir dilin kullanımı gibi) bir yerdeyiz. Bu konumda tutunabileceğimiz tek dal sencillik. Bu sencillik doğrultusunda modernizmin ve mekanikleşmenin bize getirmiş olduğu yapay egodan kurtulup kısmî nüfuzkâr ana ait mutluluğu ve bu ana ait mutluluğun içerisindeki saf hüznün, kuruntusuz, klişesiz, gösterişsiz ve yalnızca bize ait olmayan o saf hüznün küllerinden yeniden doğmasını sağlayabiliriz. Ve bu bir denizanası gibi, bir yılanbalığı gibi, bir ahtapot gibi, bir hıyar gibi bolca su (cıvıklık) ihtiva etmesine rağmen yine de stabilitesini koruyan ve fakat buna rağmen dönüşen ve değişen bir yapının içimizde bir yerlerde doğuşunun anahtarı olur.
   Ve ancak ondan sonra uyunur.
   Ve ancak ondan sonra bir gün sabah olur.
   Ve ancak ondan sonra bir gün daha yaşamak mümkün olur.
   O güne kadar, ben uyumaya gidiyorum.
   İyi geceler dünya.





Melih Bilge

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder